Yaşam

Alışveriş

Yolculuk

Biz

Top

Canımıza Can Katan Can Ahmet

Karaköy alt geçitten, Galata’daki dükkana doğru yürüyordum. Alt geçit bitip de merdivenlerin iki yöne ayrıldığı alana geldiğimde Ahmet’i gördüm. Kocaman bir yoğurt kovası ve bateri bagetleriyle ritm çalıyordu. Bilemiyorum ki adına performans mı desem; o an işe gittiğimi, nerede olduğumu unuttum ve bu tempolu büyüye kendimi bıraktım, hayranlıkla Ahmet’i izlemeye başladım. Muazzam bir ritm duygusuna sahip olmakla birlikte Ahmet, dünyada yalnızca kendisi ve yoğurt kovasından devşirme enstrümanı varmışçasına uğraşına odaklıydı, yeteneğinin yanında konsantrasyonuyla da çok etkileyici görünüyordu. Konsere karşılık olmasa da, kutusuna cebimdeki paranın yarısını bıraktım, hayranlığımı dile getirdim, mahcup gülümseyerek teşekkür etti ve çalmaya devam etti.

Mesaimin başlamasına az kaldığını fark ettim ve Galata’ya doğru, merdivenleri bir iki basamak çıkmıştım ki Ahmet tempoyu yükseltti. Daha da coşku uyandıran bir ritm çalıyordu. Ruhumda uyandırdığı duyguları karşılayan nida anca ulumak olurdu.  Ki utanmasam oracıkta kurt gibi uluyacaktım da.   “Mükemmel” diye bağırabildim, Ahmet’le göz göze geldik, ben ağızlarım kulaklarımda gülümsedim ona, o da bana yine utangaç bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Ardından bir kadın daha yanımda durdu, Ahmet’i izlemeye başladı, bana dönüp “nasıl bir kulağı var, şahane ritm duygusu!” dedi ve geri dönüp Ahmet’in “gişesine” o da konser bedelini bıraktı. Bizi gören başkaları da. Alt geçitin o alanında bir konser topluluğu oluşturuverdik; yün şalına sarınmış teyze, alt geçitte silah satan dükkanın çalışanı, genç sevgililer, boğazındaki balgamı bir türlü temizleyemeyen, ellerini arkasında birleştirmiş bir amca, telefonuyla Ahmet’i kaydeden başka bir genç; dünyada böylesine çeşitli bir izleyici kitlesi olan kaç müzisyen vardır ki ?

Ahmet bir es verdiğinde yanına gittim. Beni büyülediğini anlattım. Çok teşekkür ettim. Galata’daki dükkanın yerini tarif ettim. O, benim ruhumu beslemişti. Ben de onun için bir şeyler yapmak istiyordum. Bir alışveriş ya da karşılıktan öte; ona saygı duyuyordum. Evrim Hikmet Öğüt’ün Göçün Müziği yazısında bahsettiği gibi ( buraya link yönlendirme), Ahmet canını kurtarmanın da ötesinde, hayatta kalabilmek için müziği seçenlerdendi onu seyredenleri de canlandırıyordu.

İki gün sonra dükkanın kapısının önünde Emre ve yakınlarımdan Selma ile oturuyorduk. Ahmet yanında Esam’la birlikte “abla” dedi, “hatırladın mı beni?” “Seni unutabilenler de mi var” diyecek oldum, sevinçle onlara yerimi verdim, Emre ve Selma ile tanıştırdım. Hep birlikte yedik, içtik, tıkındık, birbirimize kendimizi tanıttık. Ahmet ve Esam, Afrin’den gelen mülteciler; Gebze’de yaşıyorlarmış, Karaköy’e de müzik yaparak para kazanmaya geliyorlarmış. Esam da şarkı söylüyormuş.  Ahmet kendi kendine çalmayı öğrenmiş; kaldırıma ve kovaya sopaları vurarak…  Ahmet’in elinde bagetleri vardı, dedim “hani kova?”.  Zabıtalar almış. Meseleyi aramızda hallettikten sonra “Çalmak ister misin?” diye sordum, başını salladı, dükkanın vileda kovasını Ahmet’e verdik. Sonrası, mest olmalar

Birlikte vakit geçirdikçe birbirimize daha da ısındık. Her akşam uğruyorlar. Yaşamlarında maruz kaldıkları “öylesi” zulümlere rağmen düzgün kalmış çocuklar. Yemek yediğimizde tabaklarını mutfağa bırakıyorlar, “biz hallederiz” desek de bize iş bırakmıyorlar. Esam bana bir kalem, Ahmet de çakmak hediye etti. Size bunları yazdığım izin günümde de Kadıköy’de buluşup Ahmet’in kulağını deldirmeye gidicez

Ahmet’e rastlarsanız es geçmeyin. Ondan önce kendinizi es geçmeyin; her manada insanın içini umutla dolduran biri o.