Top

“Aşkın düğünü kendisidir”
Adalet Ağaoğlu

Galata dükkanın kapı önünde Emre’yle tüttürüyoruz. Emre’nin o gün izin günü, tulumba tatlısıyla bizi ziyarete gelmiş. Laf lafı açmıyor aslında; lafın geleceği yer belli, öncesinde esas konuşmaya ısınıyoruz. “Bu arada” diyor, “Aramız çok iyi”. Gülüyorum, “biliyorum” diyorum; ‘konuyu senin açmanı bekledim’. Konu açıldıkça Emre güzelleşiyor. “Bir sabahlara uyanınca ‘bugün ne güzel bir gün’ hissetmek, bir ‘şu çantamın içindeki ıvır zıvır; poi’ydi, çoraptı, gözlük kabıydı; lüzumsuz şeyleri çıkarsam da katlayıp onu koysam ve hep onunla gezsem ki ebatları itibariyle sığacak da bir insan, bir böyle kaşının üstünden üstünden baktığını hatırlayıp içim doluyor ama diğer yanım da diyor ki ‘yahu kaşının üstünden üstünden bakmayan insan mı var zaten, herkes öyle bakıyor’ ama işte her kaşının üstünden üstünden bakan için de çantayı boşaltası gelmiyor insanın falan…”

Dünyada ne kadar insan varsa ve olmuşsa, yaşayanlar ve artık yaşamayanlar da dahil olmak üzere aşkın da durmadan değişen ve sürüp giden o kadar hali vardır. Ne bir tanıma ne de bir konsepte sığdırılabilir aşk. Düşünce eşlikçidir, ruh da öncü; düşünce geriden gelirken ruh kendi dili aracılığıyla dünyayla ilişki kurar. O sebepten birbirimize hallerimizi anlatabilmek için ya sanata ya da diyalogda mecazlara başvururuz: “ayaklarımız yerden kesilir”, “kalbimiz yerinden çıkacak gibi olur”, “kendi yansımamızı karşımızda görürüz”, “boşluğumuz tamamlanır ve bütün oluruz”. Ruhumuzu canlandırıp, ayaklarımızı yerden kestiği mecazi hallerin yanında aşkın fizyolojik etkileri ortaklığımızdır. Aşık olduğumuz kişiyi görünce yanaklarımız kızarır, kalbimiz daha hızlı çarpmaya başlar, karnımız ağırır, adrenalin salgılarız. Ve fizyolojik etkiler ahlaki kuralların, tabuların ya da mantığın gürültüsüyle yok edilemez. Eğer olabilseydi, kimse hastalanmazdı ya da saatlerce koştuğunda yorulmazdı.

Sınırları başkaları tarafından; otorite, toplum, reklamlar, aile, devlet tarafından belirlenmiş bir konsepte uyum sağlayacak şekilde aşkı kutlayacak olursak eğer bir süre sonra kalbimiz her gün attığı hızıyla atmaya devam eder, karşımızda gördüğümüz şeyler ruhumuzu yükseltmez olur ve tüm bunlar içimizdeki o boşluğun büyümesine neden olur; o boşlukta ruhumuz ölür.

Ama hala canlıymışız gibi kandırılırız. Bize bir gün seçili olarak verilir. Tabii aşığımızın karşı cinsten olması koşuluyla. O gün aşığımızla hediyeleşmek kanun gibidir. Fiyatlara bakılmaksızın kalbur üstü restoranlarda ve mekanlarda yer ayırtılır. Atmosfer pembelere ve kırmızılara bürünür; reklam panolarında hediye alan kadınlar mutluluktan uçar gibi görünür. Günü kayıt altına alıp, sosyal medyada paylaşılan fotoğraflardaki çiftlerin, reklam panolarındaki o çok mutlu çiftten aşağı kalır yanı yoktur. İnstagram paylaşımına yakın çevrenin de dahil oluşuyla yüzlerce like’lık bir ‘sevgi patlaması’ yaşanır, günün sonunda elde kalan paketli bir hediye ve nispetin verdiği bulanık tatmindir.

Bize sanki bir gün yemek içmekle olacak şey gibi değil de, her an, her yere sirayet ediyormuş gibi geliyor.

Emre halini kalbi dolu dolu anlatmıştı, benim de dinlerken kalbim dolup dolup taştı. Hislerinin şerefine “çak” yaptık; ellerimiz kadehti de kaldırıyorduk sanki. İkimiz de başkalarına aşıktık, hislerimizin ortaklığını küçücük kutluyorduk. O gün 14 Şubat değildi. Pahalı bir restoranda değil, kaldırımla dükkanı ayıran giriş basamağında oturuyorduk. Adalet Ağaoğlu’nun da dediği gibi; aşkın düğünü kendisiydi.

0