Top

Umulmadık Topraklarda Umudun Şarkılarını Söylemek: İstanbul’daki Suriyeli Müzisyenler

Evrim Hikmet ÖĞÜT

Pek çoğumuz göç gerçeğiyle 2011 sonrasında Suriye’den Türkiye’ye gerçekleşen kitlesel göç hareketiyle tanıştık. Oysa İstanbul, uzunca bir süredir Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden gelip Avrupa’ya, Kuzey Amerika’ya ve Avustralya’ya gitmek isteyen göçmenler için bir uğrak, bir transit ülke. Bu göçmen nüfusun bir kısmı, Birleşmiş Milletler’e yasal başvuru süreçleri sonucunda veya illegal yollarla birkaç yıla varan bir süre içinde varış noktalarına doğru yola çıkarken, Türkiye’de sıkışıp kalanların sayısı azımsanamayacak kadar fazla.

İstanbul’un binlerce göçmeninin kentin çeperlerinde olduğu kadar merkezinde de yaşadıkları halde nasıl olup da bunca yıl gözlerden ırak, bir anlamda görünmez kaldıkları sorusu, özellikle geçici göç deneyimini anlamak açısından son derece önemli ancak yazık ki bu yazının sınırları dışında. Tüm ülkede sayıları iki buçuk milyonu aşan Suriyeli mültecilerin kentteki varlığı ise görünmez olmanın çok ötesinde.

Görmek ve işitmek

İstanbul’daki Suriyeli mülteciler kentin diğer sakinleri için görülmenin ötesinde işitilebilirler de. Yalnızca giderek aşinalık kazanmaya başladığımız Arapça sözcükler değil, Suriyeli mültecilerin müzikleri de işitme alanımız içinde. Sokak müzisyenliği yapan Suriyeli müzisyenlerle karşılaşmak için Taksim Meydanı’na çıkmak yeterli. Meydanda ve İstiklal Caddesi boyunca üç ayrı grup halinde müzik yapan müzisyenler akşamüzeri saatlerinde kent merkezini adeta sesleriyle dolduruyorlar.

İstanbul sakinleri için sokakta, metro duraklarında, vapurlarda müzisyenlerle karşılaşmak son on yıl içinde giderek alışılmış bir deneyim. Göçmenler de İstiklal caddesi gibi merkezlerde ve mahalle aralarında yıllardır akordeonlarıyla müzik yaparak bu tabloda yer alıyorlar.

Suriyeli müzisyenler içinse sokak müzisyenliği oldukça yeni ve alışılmadık bir deneyim. Genel anlamıyla Arap kültüründe çalgıcılık, özellikle de eğlence müziği çalmak müzisyenlik kategorileri içinde en az makbul olanlar arasında yer almakta. Bu nedenle sokakta müzik yapmak, “ayıp” olmanın ötesinde, pek rastlanmayan bir eylem. Ancak İstanbul gibi büyük ve pahalı bir kentte, sınırları belirsiz bir “misafir” statüsüyle yaşamak zorunda olmanın “ayıp, yasak” dinlemeyeceği açık. Göçün nadir olumlu etkilerinden biri tam da bu noktada devreye giriyor, göçmen elindeki tüm kültürel sermayeyi en etkin biçimde kullanmaya yöneliyor.

Suriyeli müzisyenler, bir kez sokakta çalmaya başladıktan sonra bundan keyif aldıklarını söylüyorlar. İstanbulluların bu konuda ön yargılı olmamaları da yüreklendirici. Yine de pek çoğu sokak müzisyenliğini geçici bir süreç olarak yaşamak istiyor. Alaa, sokakta çalmayı deneyimlemek ve diğer müzisyenlerle tanışmak için bu işi kısa bir süre yaptığını söylüyor. Dört yıldır sokakta müzik yapan Khaled’in düşüncesi de daha iyi ve düzenli bir iş bulduğunda sokakta çalmayı bırakmak.

Suriyeli sokak müzisyenlerinin bir kısmı Suriye’de profesyonel müzik hayatının bir parçası olan, ülkelerinde tanınan, bazıları formel müzik eğitimi almış müzisyenler. Bazıları birbirlerini Suriye’den tanıyorlar. Diğerleri ise göç edilen ülkede gündelik hayatı idame ettirmek için vaz geçilmez olan göçmen ağları aracılığıyla İstanbul’da tanışıyorlar. Kısa süre öncesine kadar, buluşma mekanlarından birini İranlı müzisyenlerin de gidip geldikleri bir kahvehanenin oluşturduğunu anlatıyorlar.

İstanbul’daki İranlı müzisyenlerle bir ahbaplıkları var ama  Suriyeli mülteci müzisyenlerin deneyimleriyle ilişkilendikleri tek göçmen grup onlar değil. Aradan geçen yıllara rağmen, ABD’nin 2003 yılındaki işgalinden sonra Irak’tan Suriye’ye göç eden mültecilerle kurulmuş olan daha güçlü bir özdeşliğin izlerini görmek mümkün. Bugün yaşadıkları yerinden edilme, bundan on yıl kadar önce Iraklı göçmenlerin yaşadığına çok benziyor. Repertuvarlarındaki bazı şarkılar o zamanın izlerini taşıyor. Cennet vatana övgü düzen bir Irak şarkısı ise “Cennet Suriye” sözleriyle kendi deneyimlerine taşınıyor.

Tanış olmak

Suriyeli müzisyen grupları çalmaya başladıklarında, kısa süre içinde çevrelerinde bir insan grubu toplanıyor. Dinleyicileri Türkiyeliler, Suriyeliler ve önemli bir kısmı diğer Arap ülkelerinden gelmiş olan turistler oluşturuyor. Daha iyi bir kazanç için dikkat çekici, neşeli şarkıları tercih ediyorlar fakat bazen Suriye’den ölüm haberleri gelirken eğlence müziği yapmak kendilerine de ağır geliyor. Böyle durumlarda diğer Suriyeli dinleyicilerinden özür diliyor, içinde bulundukları duruma ilişkin kısa bir açıklama yaparak anlayış gösterilmesini rica ediyorlar. Kimi şarkılarsa Suriye’de yaşanan savaş ve yerinden edilmeyle doğrudan ilişkili, bunları dinlerken Suriyeli dinleyiciler sıklıkla göz yaşlarını tutamıyorlar. Özellikle, Filistin ve tüm Arap coğrafyası için benimsenmiş Mawtıni (Vatanım) şarkısı, Suriyeli dinleyiciler için kendi deneyimleriyle bütünleştirdikleri önemli sembollerden biri. 

Söyledikleri şarkılara en çok eşlik edenler Arap ülkelerinden gelen turistler ve Suriyeliler. Ancak, Türkiyeli dinleyiciler de söylenen şarkılara pek yabancı değiller. Suriyeli müzisyenlerin çaldığı şarkılardan bir kısmının kulaklarımıza tanıdık gelmesi iki kültür arasında geçmişe dayanan bir ilişkinin ve Türkiye ile Ortadoğu ülkeleri arasında süreklilik arz eden bir müzik piyasasının eseri.

70’li yıllar boyunca Ajda Pekkan’dan Ümit Besen’e pek çok popüler şarkıcının Türkçe aranjmanlarını söylediği Feyruz şarkıları bizim açımızdan ortak noktayı oluşturuyor. Bu ortaklığın Suriye ayağı ise yıllardır Ortadoğu’da Türkiyeli müzisyenlerin albümlerini satan büyük bir pazara, Suriyeli müzisyenlerin çalgı tekniğine ve stiline ilgi duyduğu çok sayıda Türkiyeli müzisyene uzanıyor. Elbette Osmanlı müzik mirasının ortak coğrafya üzerindeki etkisi de bu açıdan belirleyici.

Şarkılara aşina olmayan Türkiyeli dinleyiciler dahi, Arap coğrafyasının popüler geleneksel şarkılarından oluşan repertuvarı kolaylıkla algılıyor ve seviyor. Bu şarkıların daveti iki halk arasında bir tanışıklık kurmak için önemli bir vesile. Müzisyenlerin çevresindeki halkaya eklenen Türkiyeli dinleyiciler sıklıkla nakaratlara katılıyor, yerlerinde tempo tutuyor, şarkıların Türkçe sözlerini mırıldanıyorlar. Çalan müzisyenlerin kim ve nereli olduklarını soranlar, Suriyeli mültecilerin bu kadar renkli kişiler olmalarına şaşıranlar az değil. Aralarından birinin söylediği gibi, tanışıklık büyük bir önem taşıyor, zira “bu insanları kimse, Türkiyeli solcular bile tanımıyor, hepsini terörist sanıyorlar”.

Hangi Suriyeli?

Suriyeli mültecilerin Türkiye’deki varlığı en başından beri hassas bir dengeyi takip ediyor. 2016 başından itibaren Suriyelilerin kalıcılaşması, yükselip sönümlenen vatandaşlık tartışması gibi etkenler genel bir ön yargıyı beslerken,  kısıtlı kaynakların paylaşımı dönem dönem saldırılara varan bir düşmanlığı körüklüyor.

Suriyeli mültecileri “vatan hainleri”, “teröristler” ya da tamamını radikal İslamcılar olarak damgalayanlar olduğu gibi, “ekmeğimize ortak oldular”, “işimizi elimizden alacaklar” gibi ifadeler, mültecileri Türkiye’deki ucuz emek piyasasının ve yüksek işsizlik oranının müsebbibi ilan edercesine, her an düşmanlaşmaya dönüşme potansiyeli taşıyor. Olumlu sayılabilecek olan yaklaşımsa ne yazık ki acıma sınırlarını nadiren aşıyor. Herkesin, dünyanın herhangi yerinde, hangi sebeple olursa olsun yaşama ve seyahat etme özgürlüğünü savunmak bir yana dursun, savaş koşullarından ötürü evini barkını bırakarak göçe zorlanmış bir halkla dayanışmak, eşit bireyler olarak hak temelli bir ilişki kurmak pek az kimsenin aklından geçiyor. Bu bakımdan, birlikte yaşamanın, ortak bir hayatın kurulabildiği mahallelerin deneyimi son derece kıymetli.

Oysa Suriye halkı, aynı Türkiye halkının da olduğu gibi birbirine benzemez çok farklı toplumsal grup ve sınıfları, dini ve etnik kimlikleri bir arada barındırıyor. Tüm bu çeşitliliği ve bunun ötesinde farklı bakış açılarını ve politik pozisyonları müzisyenler arasında görmek de mümkün.

Önemli bir ayrımı Araplar ve Kürtler arasında görmek mümkün. Suriyeli Kürtler akrabalık ilişkileri dolayısıyla başından beri Türkiye’de daha fazla kalıcılık gösteren Suriyeli topluluklardan birini oluştururken, Türkiyeli Kürtlerle ortak bir kültürel dili paylaşmak Kürt müzisyenleri daha çok bu kültürel dünyanın müziğini icra etmeye yönlendiriyor. Suriyeli Kürtler İstanbul’un belli semtlerinde Türkiyeli Kürtlerle ilişki içinde olabildikleri için bir ölçüde şanslı görülebilirler. Öte yandan, yaygın kanı, müzisyenlik açısından makbul olan Suriyelinin, Suriyeli Araplar olduğunu işaret ediyor. Kendisini Arap müziğiyle hiçbir biçimde özdeşleştirmeyen ve bu müzik diliyle ifade etmemiş olan, geçmişte Türkiye’yle müziksel bağını ancak Kürt müziği üzerinden kurmuş olan Kürt müzisyenler dahi piyasada müzik yapmak istiyorlarsa Arapça şarkılar çalmak durumundalar.

En makbul Suriyeli ise Türk bayrağı taşıyan! 15 Temmuz darbe girişiminden hemen sonra Ankara’da Suriyeli mültecilere yönelik bir saldırı haberinin ardından, İstanbul’daki Suriyeli sokak müzisyenlerinin işlerine Türk bayraklı t-shirtler giyerek gelmiş olmaları önemli bir güvenlik endişesini açığa çıkarıyor.

Gelişen bir piyasa

Suriyeli müzisyenlerin müzik yaptıkları tek ortamın kent merkezi olmadığını belirtmek gerek. İstanbul’da, pek çoğu Suriyelilerce açılmış olan okullarda ders veren, kentin farklı bölgelerine dağılmış kafe ve restoranlarda müzik yapan, hatta kendi stüdyolarını kurarak albümlerini kaydeden veya İstanbul’daki üniversitelerde müzik eğitimine devam eden Suriyeli müzisyenler mevcut. Bu müzisyenlerin dinleyicileri de sokak müzisyenlerinkiyle aynı çeşitliliği göstermekte.

Suriyeli müzisyenlerin en büyük umuduysa Türkiye’deki müzik ve kayıt piyasası ile ilişkilenmek. Bunu yapabilmiş müzisyen sayısı henüz fazla değil; yine de Türkiye’deki geniş müzik piyasası, bu piyasanın kalbi olan İstanbul’da ikamet eden Suriyeli müzisyenler için önemli bir umut kaynağı.

Müzisyen olarak yaşamlarını sürdürmek her ne kadar güç, gelirleri düzensiz, iş olanakları dar olsa da şu ana kadar Avrupa’ya geçmemiş olan müzisyenlerin bundan sonrası için gitmeye pek de niyetleri yok. İstanbul hepimiz için olduğu gibi onlar için de yaşaması zor bir kent ama Osama için yayınlamak üzere olduğu albümünü tanıtmanın, Alaa için müzik eğitimini sürdürüp, iyi müzisyenlerle birlikte çalışabilmenin mümkün olabileceği az sayıdaki merkezden biri de yine burası.

…….

Müzik evrensel bir dil değil belki ama bilmediğimiz bir kültürle ilişki kurmanın en dolaysız araçlarından biri. Müzik, Türkiye ve Suriye halkları içinse, dil engelini aşarak temas edebilmek için son derece uygun bir zemin. Suriye’deki savaş sona erse ve umdukları gibi geri dönmek mümkün olsa bile Suriyeli mültecilerin bir kısmının Türkiyelileşeceğini ön görmek zor değil. Önümüzde birlikte yaşamı inşa etmek gibi güç bir süreç var. Bu süreci mümkün kılmak için birbirimizi daha fazla anlamaya, bunun içinse daha çok tanımaya ihtiyacımız var. Kulaklarımızı açarsak müzik bu işi pek ala kolaylaştırabilir.